ÖNCESİ VE SONRASIYLA 27 MAYIS 1960 DARBESİ

ÖNCESİ VE SONRASIYLA 27 MAYIS 1960 DARBESİ
26 Mayıs 2020

Geçen sene, Erciyes Üniversitesi’nde düzenlenen Uluslararası Osmanlı’dan Cumhuriyet’e Türkiye’de Darbeler Sempozyumu’na katılmıştım.  Bu sempozyumda II.Osman (Genç Osman 1618-1622) döneminden 15 Temmuz hain darbe girişimine kadar Türk tarihinde gerçekleşen darbeler ve darbe girişimleri detaylı olarak ele alındı.  Bir kez daha görüldü ki, darbeler hiçbir zaman ülke için faydalı sonuçlar vermemiş, içerde daha despot bir yönetim ve ekonomik sıkıntılara, dış ilişkilerde ise zafiyete neden olmuştur. Bunun yanında bir konu daha anlaşıldı, o da başından beri Türkiye’de iktidarı ne olursa olsun devirmek için işbirliği yapanlar, iktidarı devirmekten başka ortak noktaları olmayan kesimler olup, darbeden sonra ortaya çıkacak kaos ortamında diğer ortaklarını da pasifize ederek kendi iktidarlarını kurmak amacındadırlar.

Darbeler konusunda bu genellemeden sonra, 27 Mayıs 1960 Darbesi’nin yıldönümü olduğu için 27 Mayıs Darbesi’ne giden yolu ve etkilerini kısaca özetleyeceğim.

Atatürk döneminde çok partili hayata geçmek bir amaçtı. O dönemde Cumhuriyet Halk Partisi’nin yanında önemli iki siyasi parti kurulmuştu. Terakkiperver Cumhuriyet Partisi ve Serbest Cumhuriyet Partisi. O dönemlerde “parti” yerine “fırka” dendiği için bunlara fırka deniyordu. Bu partilerden ikincisi bizzat Atatürk’ün isteği ve yardımıyla kurulmuş olmasına rağmen iki parti de, yeni kurulan Cumhuriyet’e ve inkılaplara karşı olan tüm kesimleri harekete geçirdikleri nedeniyle kapatılmak zorunda kalmıştı. Bu partilerin faaliyetlerinden cesaret alanların Şeyh Sait Ayaklanmasını çıkardıkları, Menemen olayına sebep oldukları iddia edilmekteydi.

Bu denemelerin başarısız olması nedeniyle Atatürk döneminde yeni parti kuruluşuna izin verilmedi. Partileşmeden muhalefet yapılması istendi. Bu amaçla kapatılan partilerden ülkeye hizmet edecek olanlar Cumhuriyet Halk Partisi’ne alındı ya da bağımsız olarak TBMM’ne girmesine imkân sağlandı.

O dönemde Atatürk’ün Cumhuriyet Halk Partisi, en sağdan en sola kadar her fikrin yer aldığı ülkedeki bütün fikirlerin temsil edildiği bir partiydi. Nitekim Adnan Menderes de Serbest Cumhuriyet Partisinde görev yaparken parti kapatıldıktan sonra Atatürk tarafından Cumhuriyet Halk Partisinden milletvekili yapılmıştı.

Atatürk’ün ölümünden kısa bir süre sonra 1939’da çıkan İkinci Dünya Savaşı yıllarında Türkiye’nin dört bir yanı savaşan devletler tarafından sarılmış durumdaydı. Balkan sınırımızda Almanlar, Ege adalarında İtalyanlar, güneyde İngilizler, İran’da İngilizler ve Ruslar, doğuda ve kuzeyde Rusların bulunduğu bu ortamda savaş dışında kalmak için büyük çaba sarf edildi. Yoksa savaş Türkiye topraklarında olacaktı. Bunu kaldıracak gücümüz yoktu. Özellikle Ruslardan çekiniliyordu. Çünkü biliniyordu ki, Ruslar yardım için de gelse, savaşmak için de gelse Türk topraklarından çekilmek istemeyeceklerdi. Türkiye savaşın sonu gelip, sınırlarımızda tehlike kalmadığı zaman, Almanya ve Japonya’ya savaş ilan etti. Böylece sıcak savaş dışında kalmayı başardı ama ekonomik açıdan çok etkilendi.

Savaş sonrasında iki kutuplu yeni bir dünya düzeni kuruldu. Rusya ve ABD’nin başını çektiği bu düzende, Rusların Türkiye’den toprak ve boğazlar üzerinde hak istemesiyle Türkiye, ABD’nin liderliğindeki gruba katılmak durumunda kaldı. Artık “Soğuk Savaş” dönemi olarak adlandırılan dönem başlamıştı.

Bu dönemde Ruslara karşı ABD’nin güvenlik şemsiyesi altında olmak, ABD’nin Marshall yardımlarından faydalanarak ekonomiyi düzeltmeye çalışmak önemliydi fakat içine girmek istediğimiz grup demokratik düzen gerektiriyordu. Bütün fikirleri bir arada toplayan CHP’nin tek parti olarak varlığını sürdürmesi artık mümkün değildi. Bölünme kaçınılmaz olmuştu. Zaten CHP milletvekilleri olan Celal Bayar, Adnan Menderes, Refik Koraltan ve Fuat Köprülü parti içi muhalefeti yoğunlaştırmaya başlamışlardı. Bu dörtlünün 7 Haziran 1945 tarihinde vermiş oldukları Anayasa’nın milli egemenlik ilkesine işlerlik kazandırılmasını isteyen  “Dörtlü Takrir”le yeni parti kuruluş sürecine girdi. Takrir sahipleri muhalefetlerini parti dışında da sürdürünce, kimisi  CHP den ihraç edildi, kimisi de kendisi istifa etti.  Bu arada Milli Kalkınma Partisi kurulmuştu. CHP’den ayrılanlar da Cumhurbaşkanı İnönü ile de anlaşarak 7 Ocak 1946’ da Celal Bayar başkanlığında Demokrat Parti’yi kurdular. İnönü’nün yeni parti kuruluken mecliste küçük çaplı bir muhalefet oluşturacağını düşündüğü ortadadır. Ancak 1946 seçimi öyle olmadığını ortaya koydu. 1950 seçimlerine gidilirken siyaset sertleşmeye CHP, Demokrat Parti’yi memlekette anarşi çıkarmakla DP’de CHP’yi demokrasiyi engellemekle suçladılar. Hükümetin basın üzerindeki baskısı ağırlaştı.

Siyaset biliminde bir kural vardır: “İktidar = kuvvet + rıza”. İktidar toplumda polis, asker gibi güçleri kullanmaya tek yetkili olmakla beraber, iktidarın iraresine itaat edilmesi için “rıza” unsuru çok önemlidir. Toplumun desteğini yani rızasını kaybeden iktidarlar daha çok kuvvete başvurarak itaati sağlamaya çalışırlar. Ancak demokratik toplumlarda kuvvetle iktidarı sürdürmek uzun süre mümkün değildir. Bu sırada CHP’nin düştüğü durum bu idi. Seçim kanununu kendi lehine olacak şekilde değiştirmek de dâhil gelişmeler yaşandı. Bu kuvvet / rıza durumu DP’nin son dönemlerinde yeniden yaşanacaktır.

14 Mayıs 1950 tarihinde yapılan seçimleri DP %53 oyla milletvekillerinin %83’ünü alarak kazandı. Ardından Celal Bayar cumhurbaşkanı seçildi. O da hükümet kurma görevi Adnan Menderes‘e tevdi etti. Demokrat Parti iktidarının başladığı bu dönemde, Atatürk ve inkılaplar aleyhine cesaretlenen grupların yaptıkları, hükümet tarafından da hoş görülmüyor, engellenmeye çalışılıyordu. Hatta 1951’de “Atatürk’ü Koruma Kanunu” çıkarmışlardı. Ancak, soğuk savaş yıllarında Komünizmle mücadele etmek için dini duygulardan faydalanıldığı, komünizm aleyhine fetva alındığı bilinmektedir. DP yöneticileri seçimler sırasında yaptıkları dini propagandalar sonrasında iktidar olduklarında aşırı isteklerle karşılaşmışlar ve vatandaşlarımızın “Müslüman oldukları kadar Türk de olduklarını” hatırlatmak durumunda kalmışlardır. CHP de dini kullanmaya başlamıştı. Hükümet camilerin tamiri için para harcayınca din sömürüsü diyor, harcamayınca camileri ihmal etmekle suçluyorlardı.

İnönü’nün son dönemlerinden itibaren dış politika ve ekonomi ABD ekseninde idi. DP zamanında bu durum daha netleşti ve ekonomi tamamen ABD merkezli dış borçlara dayalı bir hale geldi. Borçların ödenmesi yine borçla yapılmaya çalışılıyordu. Başlangıçtaki bolluk yerini sıkıntıya bırakmış ekonomi iflas etme noktasına gelmişti. Geçim sıkıntısı artarak daha da ağırlaşıyordu. 1957 genel seçimlerinde Demokrat Parti %48 oy almıştı. Artık muhalefet güçleniyordu.1958’de TL’nin değeri dolar karşısında %300 den fazla düşürüldü. 1 dolar 2,80 TL iken 9 TL’ye çıktı. Muhalefet bu durumu propagandalarında kullanmaya, hükümet ise muhalefetin propaganda faaliyetlerine engel olmaya başlamıştı.

Yukarıda bahsettiğimiz, iktidara karşı görüşleri uysun uymasın her kesimin işbirliği yapması, iktidarın da dayanağı olan “rıza” unsuru azalınca kuvvete başvurması gibi gelişmeler DP iktidarının son döneminde de yaşandı. Bütün muhalefetin birleşmesi yanında DP’nin kurucularından Fuat Köprülü bile partiden ayrılarak “Menderes’i devirmek için işbirliği yapmak bir vatan borcudur” dedi. Bunların karşısında DP’den  “Vatan Cephesi” hamlesi geldi. Muhalif milletvekillerinin meclis faaliyetlerinde bile kısıtlamalar devreye girdi. Hatta 1959’da vatandaşları isyana teşvik ettiği için CHP’nin kanunsuzlaştığı ileri sürüldü.  

Cepheleşme, hizipleşme son hızıyla sürerken, sanayi yatırımları için ABD’den kredi alamayan hükümet, Türkiye üzerindeki emellerinden vazgeçtiğini belli eden Rusya’ya yöneldi. Daha önce sürekli mücadele edilen komünist Rusya ile yakınlaşma başladı. Başbakan Adnan Menderes’in 12 Temmuz 1960’da Rusya’yı ziyaret edeceği açıklandı. Böylece hükümet ABD’nin gözünde de bitmiş oldu.

Sokak gösterileri başladı. Karşılıklı gövde gösterileri yapıldı. Ankara’da hükümet karşıtı büyük bir gösteri karşılığında İzmir’de yine büyük bir kalabalıkla hükümeti destekleyen gösteriler yapılmıştı. Gösteriler bitmedi. Hükümet Ankara ve İstanbul’da sıkıyönetim ilan etti. Bu illerdeki üniversiteleri tatil etti. Bu arada CHP genel başkanı İsmet İnönü mecliste yaptığı konuşmalarda “Böyle devam ederseniz sizi ben bile kurtaramam” ve “Şartlar tamam olduğu zaman ihtilaller milletler için bir haktır” uyarılarında bulunduğunu da atlamamak gerekir.

Sonuçta 27 Mayıs 1960 sabahı alt kademede bulunan subaylar tarafından darbe gerçekleştirildi. Celal Bayar ve Demokrat Parti liderleri tutuklandı. Daha üst kademeden destek alamayan darbeciler Kara Kuvvetleri Komutanı Cemal Gürsel’i Milli Birlik Komitesi’nin başına getirdiler.

Darbeciler hem ordu içinde tüm kesimlerin desteğine sahip değildiler hem de halkın tepkisinden çekiniyorlardı. Bu nedenle Başbakan Adnan Menderes ve iki bakanını idam ettiler. Bu idam cezalarının değiştirilmesi konusunda İsmet İnönü ve Alparslan Türkeş’in Cemal Gürsel’e gönderdikleri mektuplar dikkate alınmamıştır.

Bu idamlar, Adnan Menderes’i bir demokrasi şehidi durumuna getirmiştir. Belki ilk seçimde halkın oyuyla gidecek olan iktidar, darbe ile kutsallaştırılmış, halkın vicdanında mazlum olmuş, karşısındakiler de zalim olmuşlardır. Uzun yıllar 27 Mayıs bir bayram olarak kutlanmış fakat halkın gönlü hiçbir zaman rahat etmemiştir.

Bunun yanında her darbe girişiminde olduğu gibi yine ABD kârlı çıkmış, Türkiye ABD’ye daha sıkı bağlanmıştır. Türkiye yıllarını boşa harcamak zorunda kalmış, her başını kaldırışta yeni bir darbe tehlikesiyle karşı karşıya geleceği ortam yaratılmıştır.

Askeri muhtıralar, 12 Eylül 1980 darbesi, 28 Şubat ve 15 Temmuz Fethullahçı hain darbe girişimi 27 Mayıs 1960 darbesinin yarattığı ortamın sonuçlarıdır.        

 Üzerine kitaplar yazılacak bir konuyu ancak bu kadar özetleyebildim. Buradan çıkacak sonucu zaten yazımızın başında belirtmiştim. Darbenin iyisi olmaz. Her darbe ülkenin geleceğine konan bir dinamit gibidir. Milleti birbirinden uzaklaştırır. Birlik ve beraberliği ortadan kaldırır. Birlik ve beraberlik olmayınca hiç bir şeyin önemi yoktur. İktidarı devirmek ya da korumak için aralarında başka bir bağ olmayan partilerin, örgütlerin cepheleşmeleri bu şekilde milleti birbirine hasım etmeleri 12 Eylül öncesinde de yaşadığımız yanlışlardandır.

İktidarlara karşı yapıcı değil yıkıcı politika yanlıştır. Yalnızca iktidara değil devlete de zarar verir. İktidarların gelip geçici, devletin ise kalıcı olduğu unutulmamalıdır. İktidarlar da, kararlarına itaat edilmesini istiyorlarsa; (iktidar = kuvvet + rıza) formülünü unutmamalı. Halkın rızasını almalı, rıza azaldıkça iktidarın korunmasının ancak kuvvet kullanılarak mümkün olduğunu ve bu durumun demokratik ülkelerde uzun süre devam edemeyeceğini bilmelidir.

Yorum yazın

İsim (Gerekli)
Yorumunuz (Gerekli)

Sayfada yer alan yorumlar kişiye ait görüşlerdir. Yapılan yorumlardan sitemiz hiçbir şekilde sorumlu değildir.

İlgili haberler

Yazarlar

Son yorumlar

Bu hafta en çok okunanlar

Video Haberler

BOLU’DA KORONA ŞÜPHELİSİ HASTA BÖYLE GÖRÜNTÜLENDİBELKİ DE OSCAR KIBRISCIK’A GELİR…NEFES KESEN BERBER OPERASYONUBAROLAR ANKARA’YA YÜRÜYOR