CUMHURİYETÇİ AKIL, MECLİS VE DARBE

CUMHURİYETÇİ AKIL, MECLİS VE DARBE
13 Haziran 2020

Türkiye uzun bir süredir darbe tartışması yapıyor. Tüm darbeleri eleştirme noktasında siyasal görüş farkı olmaksızın geçmişe göre daha amasız ve ilkeli bir duruşumuzun olması sevindirici. Ne var ki siyaset bilimi içinde siyasal iktidar konusunu tartışırken ve siyasal iktidarın meşru olmayan yollardan el değiştirişini analiz ederken en başta söz konusu ettiğimiz olgu hükmetme arzusunun tüm insanlar için geçerli olduğu  saptamasını yapmaktır. Bu nedenle ahlaki ve ilkeli bir duruşun hiçbir zaman şimdi vücut bulmuş siyasal iktidar gerçekliğini değiştirmeyeceğini bilmemiz gerekiyor. Ahlaki ve ilkeli duruş sadece siyasal olanı takip ediyor. Bu onun eleştirel kapasitesini azaltmıyor ama pratikte kendini ortaya koymuş ya da koymakta olan siyasal iktidarı engelleyemiyor. Bundan dolayı darbe konusunu tartışırken gündelik siyasetin polemik dilinin ötesinde bir bakış açısı geliştirmemiz gerekiyor. Yapmamız gereken salt idealist ya da spekülatif saptamalar yapmak değil kendi siyasal durumumuzu anlamaya çalışmaktır.

İmparatorluk ya da krallık olsun monarşik yapılar içinde de siyasal iktidarın meşru olmayan bir şekilde el değişimi söz konusudur. Ne var ki bizim için başlangıç noktası rejimin kendisini demokratikleştirdiği yani halkı yönetimin içine dahil ettiği andır. Geleneksel soyluluğa ya da hanedan ailesine dayalı bir yetkenin yerini halka dayalı egemenliğin aldığı bir iktidar değişiminden sonra bu yetkenin meşru olmayan güçler tarafından zor gücüne dayanarak ele geçirilmesidir bizim için söz konusu olan. Nedir peki bir cumhuriyet düzeni içinde bu tür bir iktidar gaspının en bariz göstergesi? Meclisin ilga edilmesidir. Monarşilerde meclisin zayıf olmasını ya da güçlenen meclislerin kapatılmasını ya da toplanmasının engellenmesini anlayabiliriz. Ne var ki eğer bir cumhuriyette meclis kapatılıyorsa milletin egemenliğine doğrudan kastedilmiş demektir. 1924 Anayasası  “Türk milletini ancak Türkiye Büyük Millet Meclisi temsil eder ve Millet adına egemenlik hakkını yalnız o kullanır” demişti. Ve bu Türk İnkilabına ve bizim cumhuriyetimize özgü bir maddeydi. Ama ne yazık ki sonradan yapılan her darbe birtakım farklı nedenlerle meclis ile millet egemenliği arasındaki bu doğrudan ilişkiyi zayıflattı. Meclis hızla cumhuriyetin kuruluşunda olan başat rolü ve statüsünden uzaklaştırıldı. Peki neden böyle oldu? Ya da olmak zorunda mıydı?

Gelin bu soruların cevabını Montesquieu’nun Roma Cumhuriyetinin çöküşünün nedenleri üzerine ortaya koyduğu düşüncelerde arayalım. Bir siyasal düzen olarak cumhuriyeti sürdürmek onu kurmak kadar zordur. Montesquieu açısından cumhuriyet bir denge rejimidir. Peki nedir bu denge? Ya da neyin dengesidir bu? Cumhuriyetin iki aşırı ucun ortasında bir karakter edinmesidir. Diğer bir ifadeyle, cumhuriyet ne salt tek bir kişinin ne de salt çoğunluğun iktidarıdır. Bu iki uç arasında bir denge tutturmak zorundadır. İşte burada bu dengeyi sağlamak üzere cumhuriyetlerde meclislerin oynadığı kritik role geliyoruz. Meclisin bir yüzü cumhuriyetin aklına bakar. Bu akılla beslenir. Ama diğer yüzü halkın bizzat gündelik görüş ve çıkarlarının temsiline yöneliktir. Bundan dolayı meclisin üyeleri çifte kimliğe sahiptir; kendilerinden aynı anda hem devlet-adamı hem de siyasetçi olmayı başarmaları beklenir. Sadece devlet-adamı olurlarsa meclisin rıza üretme ve onay oluşturma işlevini düşürürler. Öte yandan sadece siyasetçi olurlarsa da meclisi salt güç siyasetinin bir mekanı haline getirirler. İkinci işlev daha demokratiktir çünkü söz konusu olan seçmenlerin somut istek ve arzularının siyaseten yerine getirilmesidir. Ne var ki eğer meclis halkın bu anlamda parçalı yapılarının temsilinin ötesine geçemezse bir bütün olarak halkın cumhuriyetin temelinde yatan otoritesi yara alır. Sanki aynı cumhuriyet içerisinde birden fazla halk varmış gibi olur. Cumhuriyetçi denge bozulur, yerini gündelik olarak karşılıklı pazarlıklar üzerine siyaseten oluşturulmuş bir düzen alır.

Böylesi bir durum cumhuriyetin bir yozlaşma sarmalı içine girdiğinin ilk göstergesidir. Montesquieu açısından Roma’nın içine girdiği yozlaşma sarmalı, askeri, cumhuriyetin içinde ve ona bağlı olan bir güç olmaktan çıkarıp onun üstünde ve cumhuriyetin kaderini belirleyen bir güç haline getirmiştir. Asker cumhuriyet içinde ayrıksı ve özgün bir konuma sahip olmuştur. Askerin sistem içinde güçlenmesi, yani rejimin yozlaşma hikayesi içinde asli unsur meclisin cumhuriyet rejimi içinde idealde oynaması gereken rolünü yerine getirememesidir. Yani, meclis milletin bir bütün olarak temsili ile farklı çıkar ve görüşlerin temsili arasında bir denge kuramamaktadır. İşte bu yozlaşma sarmalına girmemek ve askeri siyasal düzen içinde etkin bir duruma getirmemek için cumhuriyetçi akıl devlet-meclis-halk üçgeninde dengeyi oluşturabilmek zorundadır. Bu dengeyi kuramayan cumhuriyetler ya aşırı devletçi ya da aşırı popülist noktaya kayacak her iki durumda da siyasal düzen bozulacaktır.

Yorum yazın

İsim (Gerekli)
Yorumunuz (Gerekli)

Sayfada yer alan yorumlar kişiye ait görüşlerdir. Yapılan yorumlardan sitemiz hiçbir şekilde sorumlu değildir.

İlgili haberler

Yazarlar

Son yorumlar

Bu hafta en çok okunanlar

Video Haberler

BOLU’DA KORONA ŞÜPHELİSİ HASTA BÖYLE GÖRÜNTÜLENDİBELKİ DE OSCAR KIBRISCIK’A GELİR…NEFES KESEN BERBER OPERASYONUBAROLAR ANKARA’YA YÜRÜYOR